Sinir Sistemi Cerrahisi Dergisi: 4 (1)
Cilt: 4  Sayı: 1 - 2014
Özetleri Gizle | << Geri
DERLEME
1.
İnternal Karotid Arterin Paraklinoid Segmentine Cerrahi Yaklaşım: Teknik Derleme
Surgical Access to the Paraclinoid Segment of the Internal Carotid Artery: A technical review
Bülent Güçlü, Marc Sindou
doi: 10.5222/sscd.2014.001  Sayfalar 1 - 8
Paraklinoid carotid anevrizmaların (karotid-oftalmik anerizma gibi) güvenli kliplenebilmesi, anterior klinoid çıkıntı (AKÇ), anterior kavernöz sinüs ve orbital apeks duvarı tümörlerinin cerrahi tedavilerinin yapılabilmesi için, internal karotid arterin paraklinoid segmentine cerrahi yaklaşım çok önemlidir.Anterior klinoidektomi internal karotid arterin (İKA) paraklinoid segmentine cerrahi yaklaşımda çok faydalıdır. Anterior klinoidektomi yapıldıktan sonra kazanılan geniş cerrahi alan, daha az beyin retraksiyonu yapılmasına izin verir, intrakranial İKA'nın ve optik sinirin mobilizasyonunu arttırır. Bu yazıda, yazarlar internal karotid arterin anatomisini ve değişik segmentlerini anlatıyor. Anterior klinoid çıkıntının anatomisi ve internal karotid arter ile ilişkisi gözden geçiriliyor. Anterior klinoidektominin temel prensipleri, riskleri ve komplikasyonları tartışılıyor.
Surgical access to the paraclinoid segment of the internal carotid artery is important for safe surgical clipping of paraclinoid carotid aneurysms such as carotid-ophthalmic aneurysms and for surgical treatment of tumors of the anterior clinoid process (ACP), anterior part of cavernous sinus and the wall of the orbital apex. Anterior clinoidectomy is useful during surgical access to the paraclinoid segment of the internal carotid artery (ICA). The extensive surgical field gained after anterior clinoidectomy allows lesser brain retraction and increases mobilization of the intracranial ICA and optic nerve. In this report, the authors describe the anatomy of the internal carotid artery and its various segments. Anatomy of the anterior clinoid process and its relation to the internal carotid artery are reviewed. The basic principles of anterior clinoidectomy, the risks and possible complications are also discussed.

OLGU SUNUMU
2.
Radikülopatiye Yol Açan Lomber Bölge Ganglion Kisti: Olgu Sunumu
A Case of Lumbar Region Ganglion Cyst Causing Radiculopathy
Osman Akgül, Ahmet Ferruh Gezen
doi: 10.5222/sscd.2014.009  Sayfalar 9 - 13
Jukstafaset kistleri adı verilen sinovial ve ganglion kistleri nadir görülen, radiküler semptomlarla disk hernilerini taklit edebilen intraspinal lezyonlardır. Ganglion kisti sık rastlanmayan, daha çok spinal kolonun lomber bölgesinde ortaya çıkan bir patolojidir. Bu kistler sıklıkla kronik ilerleyici radikülopati veya spinal kanal kompresyonuna bağlı yavaş başlangıçlı bel ağrısına neden olurlar. Bel ve sol bacak ağrısı şikayetiyle başvuran 52 yaşındaki kadın hastada yapılan manyetik rezonans görüntüleme sonucunda L4-5 lomber bölge ganglion kisti tanısı kondu. L4 hemiparsiyel laminektomi yapıldıktan sonra kistik kitle tümüyle eksize edildi. Semptomlar ve nörolojik bulgular ameliyat sonrasında düzelme gösterdi.
Synovial and ganglion cysts, called Juksta-faset cysts, are rare intraspinal lesions that can mimic radicular symptoms in disc hemiations. Ganglion cysts are an uncommon pathology which usually occur in the lumbar spine. These cysts can often result in slow-onset chronic progressive radiculopathy or back pain due to the compression of the spinal canal. As a result of a magnetic resonance imaging, a 52 years old woman who presented with low back and left leg pain was diagnosed with L4-5 lumbar ganglion cyst. The cystic mass was completely excised from after the L4 partial hemilaminectomy. The symptoms and neurologic findings after surgery indicated some improvements.

DERLEME
3.
Miyelomeningoselli Hastanın Tedavisi
Management of the Patient with Myelomeningocele
Hüseyin Canaz, İbrahim Alataş, Osman Akdemir, Osman Ersagun Batçık, Serhat Baydın
doi: 10.5222/sscd.2014.014  Sayfalar 14 - 19
Myelomeningosel, nöral tüp defektleri arasında en sık görüleni ve yaşamla bağdaşan doğumsal defektler arasında en ağır olanıdır. 1950’lerin başlarında myelomeningoselli hastaların sağ kalım oranları %10’larda iken, günümüzdeki tedaviler ve yaklaşımlardaki son gelişmeler ile daha çok hasta yetişkin yaşa ulaşmakta ve hayat kalitesini arttırmak gerekliliği ile nörolojik komplikasyonların takibi önem kazanmaktadır. Klinik tabloda kötüleşme; tanı almamış şant disfonksiyonuna, Chiari II semptomlarındaki kötüleşmeye, hidromiyeli veya gergin omurilik sendromuna bağlı olabileceği gibi ortopedik ve ürolojik komplikasyonlara da bağlı olabilir. Bu hastaların nörolojik fonksiyonlarını, hayat kalitelerini ve sağ kalımlarını etkileyebilecek potansiyel komplikasyonların önlenmesi ile takibi ve tedavisi nöroşirurji, ortopedi, nöroloji, üroloji ve rehabilitasyon alanlarında pediatrik yan dal uzmanı hekimlerin multidisipliner yaklaşımı ile sağlanabilmektedir.
Myelomeningocele is the most common neural tube defect and is the most severe birth defect that is compatible with survival. In the early 1950's, the survival rate for individuals with myelomeningocele was about 10 percent. Today, large numbers of children with myelomeningocele are surviving into adulthood because of advances in the management of several important complications and attention turned to maximizing function and quality of life. Progressive disability can be caused by undiagnosed shunt malfunction, progression of Chiari II symptoms, hydromyelia, and tethered cord, as well as orthopedic and urological complications. Optimal treatment requires specialized care to prevent, monitor, and treat a variety of potential complications that can affect function, quality of life, and survival. This care is ideally provided by a multidisciplinary team with expertise in pediatric subspecialties of neurosurgery, orthopedics, neurology, urology, and rehabilitation.

OLGU SUNUMU
4.
Ventrikülo-Peritoneal Şantın Vetriküler Ucunun Subgaleal Alana Ekstrüzyonu: Olgu sunumu
Extrusion of the Ventricular Component of a Ventriculo-Peritoneal Shunt Into the Subgaleal Space: Case Report of an Unusual Complication
Murat Yılmaz, Orhan Kalemci, Koray Ur, Zafer K Yüksel, Kemal Yücesoy
doi: 10.5222/sscd.2014.020  Sayfalar 20 - 23
Giriş: Hidrosefali tedavisinde, belirgin bir sebep olmaksızın ventrikülo-peritoneal (VP) shunt kateter ucunun göçetmesi nadirgörülen bir komplikasyondur.
Olgu sunumu: Beş aylık hidrosefalisi bulunan bebekte nadir olarak görülen, ventrikülo - peritoneal shuntın ventriküler kateter ucunun saçlı derde subgaleal alana çıkması olgusu sunulmuştur. Komplikasyon VP shunt takılmasını takiben yaklaşık 3 ay sonra ortaya çıkmıştır. Hastaya herhangi bir nörolojik kötüleşme olmaksızın VP shunt revizyonu ameliyatı uygulandı ve klinik takibe alındı.
Sonuç: Sadece ventriküler ucun yerinden saçlı derinin altına çıkması olgusu bugüne kadar literatürde rapor edilmemiştir. VP shunt uygulamaları hidrosefali tedavisinde çok etkili olmakla birlikte öngörülemeyen komplikasyonlara sebep olabilirler.
Background: The migration of ventriculo-peritoneal (VP) shunt catheters used in the treatment of hydrocephalus is an infrequent complication which occurs without any recognizable cause..
Case report: An unusual case of ventricular catheter extrusion into the subgaleal area in a five-month-old hydrocephalic baby is presented. The event occured 3 months following the placement of a VP shunt. VP shunt revision was performed without any neurological deterioration, and the patient has been undertaken clinical followup.
Conclusion: In the literature ventricular end extrusion into the scalp has not been reported. Although VP shunt application is very effective in treatment of hydrocephalus, it may cause unexpected complications.

5.
Spontan Regrese Olan Lomber Disk Hernisi: Üç Olgu Sunumu
Spontaneous Regression of Lumbar Disc Herniation: Three Case Reports
Mehmet Kara, Aram Bakırcı, Cem Dinç, Celal Ahmet İplikçioğlu
doi: 10.5222/sscd.2014.024  Sayfalar 24 - 28
Disk herniasyonu yaygın bir hastalıktır ve servikal, torakal ve lomber seviyelerde karşımıza çıkar. Ancak herniye disk materyalinin konservatif tedavi sırasında spontan regresyonu nadir bir durumdur. Manyetik Rezonans Görüntülemenin yaygınlaşması ile artan sayıda olgular rapor edilmiştir. Temelde üç farklı mekanizma olduğu düşünülmüştür. Biz bu yazıda spontan regresyon gösteren üç lomber disk hernisi olgusu sunuyoruz.
Disc herniation is a common disease, and arises in cervical, thoracic, and lumbar levels. However, spontaneous regression of herniated disc material is a rare case of during the conservative treatment. With the expanding using of the Magnetic Resonance Imaging, an increasing number of cases have been reported. Basically three different mechanisms were considered. In this article we present three cases of lumbar disc herniation developing spontaneous regression.

6.
Kitle mi? Epidural Hematom mu?
Mass or Epidural Hematoma?
Lokman Bayrak, Murat Çitilcioğlu, Can Sezer
doi: 10.5222/sscd.2014.029  Sayfalar 29 - 31
Temporoparyetal bölge kırıklarında orta meningeal arterin yırtılması ve hematomun durayı kemikten diseke etmesi ile veya travma sonrası iç tabuladan duranın sıyrılması ve oluşan aralığa kanın dolması ile ortaya çıkmaktadır.%85 arteryel kökenlidir. Orta meningeal ven ve venöz sinüs kaynaklı da olabilir. %70 pterion merkezli olarak konveksitede izlenir; daha az sıklıkla frontal, oksipital ve posterior fossada görülür.
Epidural hematoma emerges with the laceration of middle meningeal artery and the hematoma’s dissection of the dura from the bone in the temporoparietal region fractures. It is originated arterial %85. It may also take its source from middle meningeal vein and venose sinus. It is followed in convex with %70 pterion based. It is seen less frequently in frontal, occipital and posterior fossa.

7.
Opere Servikal Disk Protezi Sonrası Nöropatik Ağrı
Neuropathic Pain After Operated Cervical Dısc Prothesis
Lokman Bayrak, Murat Çitilcioğlu, Can Sezer
doi: 10.5222/sscd.2014.032  Sayfalar 32 - 35
İntervetebral disk vücuttaki en büyük avasküler yapıdır ve kan dolaşımı olmadığı için yapısal bozukluklar düzelemez ve disk eski haline dönemez. Servikal disk protezi uygulanan hastalarda postop protezin spinal kanalla ilişkisinin araştırılmasında MRG tanısal amaçlı kullanılabilir ancak Myelo-BT sonuçları oldukça iyidir.
Intervertebral disk is the biggest avascular structure in the body, and due to the lack of blood circulation, structural defects can not get better; therefore, the disc can not go back to its previous state. Patients undergoing postoperative prosthesis, the investigation of the relationship between the spinal canal and prosthesis, MRI is good choose However, the Myelo- CT results are also quite good.

ARAŞTıRMA MAKALESI
8.
Kronik Subdural Hematom Olgularımızın Cerrahi Sonuçları
Surgical Management Outcomes of Our Cases with Chronic Subdural Hematoma
Erhan Çelikoğlu, Merih İş, Mesut Yılmaz, İlker Kiraz, Ali Fatih Ramazanoğlu, Barış Alkan
doi: 10.5222/sscd.2014.036  Sayfalar 36 - 41
Amaç: Kronik subdural hematom en sık görülen intrakranial kanama tiplerinden biridir. Uygun şekilde tedavi edildiğinde prognozu iyidir.
Yöntem: Kliniğimizde Ocak-Aralık 2010 tarihleri arasında kronik subdural hematom tanısı ile cerrahi olarak tedavi edilen olguların dosyaları retrospektif olarak incelendi.
Sonuç: çalışmaya 41 olgu ( 27 erkek, 14 kadın) dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 65.1±18.4 (13-91 yaş) idi. Yirmialtı hasta (% 63) 65 yaş üstündeydi. Temel başvuru şikayetleri başağrısı (% 41) ve ekstremite güçsüzlüğüydü (% 36). Travma öyküsü 22 olguda ( %53) mevcuttu, hastaların % 46’sında kronik bir hastalık da vardı. 40 olgu tek veya çift burr-hole kraniostomi ile tedavi edildi. Beş olguda komplikasyon gelişti (pons kanaması, subaraknoid kanama ve nöbet, operasyonun karşı tarafında epidural hematom, intraserebral kanama, menenjit).
Tartışma: Burr hole kraniostomi kronik subdural hematom tedavisinde basit, kolay, düşük oranda komplikasyon görülen bir tedavi metodudur.
Abstract
Objective: Chronic subdural hematoma (CSDH) represents one of the most common types of intracranial hemorrhage. This entity has a favorable prognosis when treated adequately.
Method: We retrospectively reviewed the records of patients with CSDH that were treated surgically in our clinic in one year time (January – December 2010).
Results: The sample consisted of 41 patients (27 males and 14 females). Mean age was 65.1±18.4 (13-91 years). Twenty-six patients (63 %) were over 65 years. The major symptoms were headache (41%) and extremity weakness (36%). A history of trauma was present in 22 patients (53%) and 46% of patients also had history of chronic illness. Forty patients were treated with single or double Burr-hole craniostomy. Complication was seen in five patients (pons bleeding, subarachnoid haemorrhage and seizure, epidural hemorrhage at the opposite site, intracerebral hemorrhage and meningitis).
Discussion: Burr-hole craniostomy for chronic subdural hemorrhage is a simple and easy treatment method with lower complication rates.

OLGU SUNUMU
9.
Perikallosal Körvilineer Lipom
Pericallosal Curvilinear Lipoma
Erhan Arslan, Çiğdem Hacıfazlıoğlu, Cengiz Gömleksiz, Gürkan Gazioğlu, Uğur Yazar
doi: 10.5222/sscd.2014.042  Sayfalar 42 - 44
İntrakraniyal lipomlar nadir lezyonlardır. BT ve MRG’nin giderek yaygınlaşmasından dolayı nörolojik defisiti olmayan hastalarda insidental olarak tespit edilirler. İntrakraniyal lipomların yaklaşık %30-50’si perikallosal bölge yerleşimlidir. Perikallosal lipomların yaklaşık %50’sine korpus kallosum displazisi eşlik eder. Radyolojik olarak körvilineer ve tübülonodüler olmak üzere iki subtipi mevcuttur. Bu makalede biz, korpus kallosum anomalisinin eşlik etmediği körvilineer subtipde perikallosal lipomlu bir hastayı klinik ve radyolojik bulgular ile sunmaktayız.
Intracranial lipomas are rare lesions. They have become detectable incidentally in patients without any neurological deficits by the wide spread-use of CT and MRI methods. About 30-50% of intracranial lipomas are located in the pericallosal region. Fifty per cent of pericallosal lipomas are associated with dysplasia of corpus callosum. There are 2 radiological subtypes as curvilinear and tubulonodular. We report the clinical and radiological findings of a patient with curvilinear type pericallosal lipoma without any corpus callosum anomaly.

RETROSPEKTIF ÇALıŞMA
10.
Hastanemiz Cerrahi Yoğun Bakım Ünitesindeki 2010-2013 Yılları Arasındaki Beyin Ölümü Bildirimleri
Brain Death Notices Between The Years 2010-2013 in the Surgical Intensive Care Unit of Our Hospital
Hafize Öksüz, Mahmut Arslan, Gökçe Gişi, Birsen Doğu, Mustafa Gökçe, Cengizhan Yavuz, Şeyma Bahar, Arzu Uygungelen
doi: 10.5222/sscd.2014.045  Sayfalar 45 - 50
Amaç: Yoğun bakım ünitemizdeki Ocak 2010- Ağustos 2013 tarihleri arasında beyin ölümü tanısı konmuş hastaların belirlenmesi ve kullanılan tanı yöntemlerinin gözden geçirilmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Ocak 2010- Ağustos 2013 tarihleri arasında beyin ölümü tanısı konmuş hastalar retrospektif olarak incelendi. Tüm hastalarda; yaş, cinsiyet, beyin ölümü nedeni, pupil dilatasyonu ve nörolojik değerlendirme ile beyin ölümü düşünülenler, transkraniyal doopler ultrasonagrafi (TKDUSG) yapılması, donör adayı olma durumu, beyin ölümü tanısından kardiyopulmoner arreste veya donör olmaya kadar geçen süre, apne testi öncesinde preoksijenasyon süresi, apne testi süresi, apne testi sırasındaki komplikasyonlar ve sonlandırılma nedenleri (hipotansiyon, desatürasyon, aritmi, kardiyak arrest) kaydedildi.
Bulgular: Beyin ölümü saptanan 29 hastanın 15’i (% 51,72) kadın, 14’ü (%.48,28) erkek; ortalama yaşları 33,07±19,76 yıl olarak tespit edildi. En sık beyin ölümü nedenleri sırasıyla travma (%27,3) subaraknoid kanama (%16,4), intraserebral kanama (%35,6) ve uzamış kardiyopulmoner resüsitasyonla ilişkili hipoksi (% 10,7) olarak bulundu. Hastaların %86,2’si donör adayı olarak kabul edilirken; %13,8’i ileri yaş, çeşitli komorbid hastalıklar ve malignite gibi nedenlerden dolayı donör adayı olarak kabul edilmedi. Hastaların %96.55’ine (28 olgu) beyin ölümü tanısında klinik ve apne testi sonuçlarına ek olarak en az bir destekleyici test olarak TKDUSG uygulanmıştı. Apne testi sırasında hastaların %73’ünde komplikasyon görülmezken; %10,9’unda hipotansiyon, %1,4’ünde kardiyak aritmiler, %14,7’sinde desatürasyon geliştiği görüldü. Kardiyak arrest görülmedi.
Sonuç: Beyin ölümü serebral dolaşımın durması demek olduğundan dolaşımı değerlendiren testler destekleyici test olarak daha çok tercih edilmektedir, bundan dolayı TKDUSG hasta başı yapılabilen, noninvaziv ve tekrarlanabilir bir test olarak öne çıkmaktadır.
Objective: The aim of this article is to review the diagnostic methods used for brain death diagnosis and identify patients diagnosed with brain death at our intensive care unit between January 2010-August 2013.
Material and Methods: Patients diagnosed with brain death between January 2010-August 2013 were analyzed retrospectively. Age, gender, cause of brain death, pupillary dilation and the consideration of brain death with neurological assessment, the usage of transcranial doppler ultrasonography (TCDUSG), donor candidate status, the diagnosis of brain death, cardiopulmonary arrest or the time to be a donor, preoxygenation period prior to the apnea test, test duration of apnea, apnea complications during testing and termination causes (hypotension, desaturation, arrhythmia, cardiac arrest) were recorded in all patients.
Results: The number of 29 patients whom diagnosed with brain death, 15 (51,72%) of them were female and 14 (48,28%) were male, mean age 33.07 ± 19.76 years, respectively. The most common causes of brain death were found to be trauma (27,3%), subarachnoid hemorrhage (16,4%), intracerebral hemorrhage (35,6%) and hypoxia associated with prolonged cardiopulmonary resuscitation (10,7%). The percentage of 86,2% patients are considered to be potential donors, 13,8% of was not accepted as a candidate for the donor because of advanced age or due to a variety of reasons, such as comorbid diseases and malignancy. In 96.55% of the patients (28 cases), in addition to the apnea test and the results of the clinical diagnosis of brain death, at least one supporting test such as TCDUSG was administered. No complications were seen in 73% of patients during the apnea test; but some complications such as hypotension (10,9%), cardiac arrhythmias (1,4%) and desaturation (14,7%) was developed in 27% of patients during the test. There was no cardiac arrest.
Conclusion: TCDUSG stands out as non-invasive, bedside and reproducible test for brain death.

 
 
 

LookUs & Online Makale