Sinir Sistemi Cerrahisi Dergisi: 1 (2)
Cilt: 1  Sayı: 2 - 2008
Özetleri Gizle | << Geri
1.
Akıl-Zeka Etkileşimi
Interaction of Mind-Intelligence
İsmail Hakkı Aydın
Sayfalar 79 - 80
Yazar bu makalede, Akıl-Zeka ilişkileri ve biribirilerine etkileri konusundaki kişisel felsefi düşüncelerine yer vermiştir.
The author has explained his personal phylosophical reflections on the interaction of the mind and intelligence in this paper.

DERLEME
2.
Beyin Ölümü Tanısı
Diagnosis of Brain Death
Pulat Akın Sabancı, Aykut Karasu, Selhan Karadereler, Orhan Barlas
Sayfalar 81 - 85
Son yıllarda organ nakillerinin yaygınlaşması ile nöroşirürjiyenler derin komadaki hastalarda beyin ölümünün gerçekleşip gerçekleşmediği sorusu ile sıklıkla karşı karşıya kalmaktadırlar. Beyin ölümü tanısının kesin, doğru ve gecikmeden konmasında nöroşirürjiyenin tıbbi ve hukuki açıdan önemli bir sorumluluğu vardır. Bu yazıda beyin ölümü tanısı için gerekli tanı kriterleri ve ülkemizdeki geçerli hukuk mevzuatı sunulmuştur. Ayrıca bu konuda klinik tanıda zorluğa ve tereddüte yolaçan durumlar, doğrulayıcı yardımcı testler, ve diğer ülkelerdeki kılavuzlar literatür taranarak gözden geçirilmiştir.
Neurosurgeons are increasingly being called upon to determine whether brain death has occured in patients in deep coma as regulations pertaining to the issue place the burden of accurate and timely diagnosis on them. In this article, clinical criteria and legal regulations in Turkey are presented in an attempt to clarify the process of diagnosing brain death. Also presented are controversies relating to diverse clinical findings, significance of confirmatory tests, as well as procedural guidelines in other countries.

ARAŞTıRMA MAKALESI
3.
Dirençli Obsessif Kompulsif Bozuklukta Cerrahi Tedavi: Anterior Kapsülotomi
Surgical Treatment in Intractable Obessive-Compulsive Disorder: Anterior Capsulotomy
Orhan Barlas, Işın Baran Kulaksızoğlu, Hakan Gürvit, Burcu Göker, Tonguç Berkol, Bilgehan Solmaz, Serap Batmaz
Sayfalar 86 - 92
AMAÇ: İstenmeyen zorunlu düşünceler, takıntılar ve kontrol edilemeyen tekrarlayıcı hareketlerle karakterize kronik bir anksiyete bozukluğu olan obsessif-kompulsif bozuklukta (OKB) uzun süreli ve kapsamlı konservatif tedaviye cevap vermeyen, ağır özürlülük yaratan olguların tedavisinde cerrahi, başvurulabilen bir seçenektir. Bu çalışmada bilateral anterior kapsulotomi uygulanan iki dirençli OKB vakasının klinik özellikleri ile sonuçları sunulmakta, çağdaş literatür ışığında OKB’da cerrahi tedavi ve ameliyat endikasyonları gözden geçirilmektedir.
YÖNTEM: Biri 16 yıldır tedavi edilmekte olan 46 yaşında kadın, diğeri 10 yıldır tedavi edilmekte olan 38 yaşında erkek iki hasta sunulmaktadır. İlki yedi kez intihar girişiminde bulunmuş olan hastaların her ikisinde de uzun süreli ve kapsamlı farmakolojik tedavi, kognitif davranışçı tedavi ve elektrokognitif tedavi denenmiş ve başarılı olmamıştı. SCID-I değerlendirmeleri her iki hastada da OKB ve major depresif bozukluk gösterdi. Beyin görüntüleme tetkikleri normal sınırlardaydı. Her iki hastada da cerrahi tedaviye karar verilerek ve etik kurul onayı alınarak lokal anestezi altında iki yanlı stereotaktik anterior kapsulotomi ameliyatı yapıldı.Yale-Brown OKB puanı ameliyat sonrasında birinde 36’dan 15’e, diğerinde 37’den 5’e indi. Hastaların hiçbirinde nöropsikolojik bozulma izlenmedi.
SONUÇ: Bu çalışmada tedaviye dirençli OKB ve major depresyonun anterior kapsülotomi ile tedavi edildiği olgular sunulmuş, psikiyatrik cerrahi endikasyonları gözden geçirilmiştir. Bu vakaların sonuçları ve çağdaş literatürün incelemesi cerrahi tedavinin dirençli OKB ve majör depresyon hastalarında faydalı olabileceğini telkin etmektedir.
OBJECTIVE: Obsessive–compulsive disorder (OCD) is an anxiety disorder characterized with recurrent intrusive thoughts (obsessions) and repetitive behaviours (compulsions). Although pharmacotherapy, behavioural therapy and electroconvulsive therapy are mainstays of OCD therapy, up to 30% of OCD patients fail to respond to these modalities. In patients with severe intractable OCD surgery is an option. We present two cases of severe OCD treated with bilateral anterior thermocapsulotomy.
METHODS: Two patients, both of whom had unsuccessfully undergone long term pharmacotherapy, behavioural therapy and electroconvulsive therapy and whose SCID-I evaluations showed OCD and major depression underwent bilateral anterior thermocapsulotomy. Postoperatively Yale-Brown obsessive compulsive score dropped to 15 in one patient and to 5 in the other out of a possible 40, and no neuropsychological deterioration was observed in either patient.
CONCLUSION: Two cases of treatment resistant OCD that underwent anterior capsulotomy are presented, and surgical indications and clinical protocol are evaluated. Good results obtained in these cases corroborate findings of a literature review, demonstrating that anterior capsulotomy can provide relief in OCD.

4.
Periarteriyel kan varlığına bağlı gelişen vazokonstrüksiyonda nimodipin ve amiodaronun etkisinin karşılaştırılması
Comparision of the efficacy of nimodipine and amiodarone on periarterial blood induced vasoconstriction
Gökşin Şengül, Mahmut Arık, Ali Akar, Erhan Takçı, Yusuf Tüzün, Çetin Refik Kayaoğlu, Hakan Hadi Kadıoğlu, İsmail Hakkı Aydın
Sayfalar 93 - 100
AMAÇ: Subaraknoid kanama sonrası serebral vazospazm düz kas kontraksiyonuna bağlı gelişir. Serebrovasküler düz kas kontraksiyonu hücre zarından kalsiyum girişine bağlıdır. Bu girişin engellenmesi subaraknoid kanama sonrası vazospazmı engelleyebilir. Nimodipin serebroselektivitesi yüksek bir kalsiyum kanal blokeridir. Amiodaron sistemik vazodilatör bir ajan olup, kalsiyum kanallarını bloke edici etki de gösterir.
Çalışmamızın amacı, deneysel periarteriyel kan varlığına bağlı oluşan vazokonstrüksiyonda nimodipin ve amiodaronun etkisini karşılaştırmaktır.
MATERYAL-METOD: Bu çalışmada 120 melez, albino, erkek tavşan kullanıldı. Hayvanlar önce rastgele iki gruba, iki grup da 1, 3, 7, 14 ve 28 günlük izlem sürelerine göre, 12 tavşandan oluşan 5 alt gruba ayrıldı. Hayvanların kommon karotid arter (KKA)’leri açığa çıkarıldıktan sonra periadventisiyal olarak silastik bir kılıf içerisinde çalışma grubunda otolog kan-polivinil alkol (PVA) karışımı, kontrol grubunda ise salin-PVA karışımı uygulandı. Hayvanlar izlem sürelerinin sonunda sakrifiye edilerek KKA’leri çıkarıldı ve helikal stripler hazırlandı. İzometrik kontraksiyon ölçücüye yerleştirilen striplerde noradrenalin tarafından uyarılan kontraktil aktivite, ortama nimodipin ve amiodaron eklenmeden ve/veya eklendikten sonra ölçüldü.
BULGULAR: Kontraktil aktivitenin çalışma grubunda daha fazla olmak üzere her iki grupta da azaldığı gözlendi. Amiodaronun kontraksiyonları çalışma grubunda süre ile artan bir biçimde engellerken, kontrol grubunda azalan bir biçimde engellediği gözlemlendi. Nimodipin çalışma grubundaki kontraksiyonları kontrol grubuna göre daha fazla engelledi. Kanla temas süresinin yaklaşık ilk yarısında nimodipinin, ikinci yarısında ise amiodaronun daha etkin olduğu saptandı.
SONUÇ: Sonuçlarımız gerek nimodipin gerekse amiodaronun vazospazmı engellemede etkili olduğunu, amiodaronun uzun süreli kanla temas eden damarlarda nimodipine göre daha etkili olduğunu, klinik vazospazmın geç döneminde ve/veya nimodipinle kombine olarak hem erken hem geç döneminde kullanılabileceğini düşündürmektedir.
OBJECTIVE: Inhibition of calcium entrance may prevent vasospasm after subarachnoid hemorrhage. Nimodipine is a calcium channel blocker with high cerebrovascular selectivity. Amiodarone, known as a systematic vasodilator, also has calcium channel blocking effect. This study aims to compare the effects of nimodipine and amiodarone on periarterial blood induced vasoconstriction
MATERIALS-METHOD: In this study, 120 hybrid, albino, male rabbits were used. Animals were randomly divided into two groups, then these two groups were further divided into 5 subgroups, on the basis of follow-up duration. Following the exposure of common carotid arteries (CCAs), in the study group a mixture of autologous blood- polyvinyl alcohol (PVA) and in the control group a mixture of saline-PVA were applied around the vessel, periadventitially. All subjects were sacrificed at the end of the pre-determined follow-up period; CCAs were prepared in the shape of helical strips. Noradrenaline induced contractile activity of the vessel samples placed in organ bath were measured with or without adding nimodipine and amiodarone and recorded using a Grass polygraph.
FINDINGS: Contractile activity seemed to decrease in both groups, significantly in the study group. Amiodarone seemed to inhibit the contractions in a gradually increasing manner in the study group, and in a gradually decreasing manner in the control group. Nimodipine inhibited the contractions more in the study group compared with the control group. Nimodipine seemed to be more effective in the first half and amiodarone in the latter half of contact time to the blood.
CONCLUSION: These results suggest that both amiodarone and nimodipine are effective in preventing vasosapasm, amiodarone being more effective in vessels that were in longer contact with blood than nimodipine.

5.
Melatonin ovarektomi yapılmış sıçanlarda travmatik beyin hasarını önlemektedir
Melatonin administration prevents the disruptive effects of traumatic brain injury in ovariectomized rat brain
Önder Çelik, Şeyma Hasçalık, Çağatay Önal, Mustafa Tamser, Hakkı Muammer Karakaş, Zeki Güzel
Sayfalar 101 - 106
AMAÇ: Overektomi yapılmış sıçanlarda melatoninin travmatik beyin hasarına etkisinin difüzyon ağırlıklı görüntülerle incelenmesi hedeflenmiştir.
YÖNTEM: Çalışmada 24 adet genç Wistar-Albino sıçan kullanılmıştır. Onsekiz sıçana iki yanlı overektomi uygulanmış, 6’sına aynı kesi yapılmış ancak overektomi gerçekleştirilmemiştir. Cerrahiden yedi gün sonra eş sayılı dört grup oluşturulmuştur. Grup I kontrol grubu (sham), Grup II yalnız overektomi yapılmış grup, Grup III overektomi sonrası travmatik beyin hasarı oluşturulmuş grup, Grup IV overektomi ve travmatik beyin hasarı sonrası melatonin uygulanmış grup olarak belirlenmiştir. Grup III’e sadece peritoniçi %0.1’lik etanol verilirken (taşıyıcı), Grup IV’e taşıyıcı ile birlikte 4 mg/kg melatonin uygulanmıştır. İlaç tedavisi hemen travma sonrası başlatılıp yedi gün sürdürülmüştür. Difüzyon ağırlıklı görüntüler hasardan bir hafta sonra alınmış, belirgin difüzyon katsayılı (BDK) (apparent diffusion coefficient) haritalar çıkartılmıştır.
BULGULAR: BDK ile ilgili olarak ilk iki grup arasında anlamlı bir farklılık yoktur (p=0.861). Plasebo tedavili grupta (Grup III) ilk iki gruba göre daha düşük BDK değerleri elde edilirken farklılık istatistiksel anlam göstermemiştir (p=0.146 ve p=0.197). Melatonin tedavili gruptaki BDK değerleri plasebo tedavili gruptan daha yüksek olup (p=0.002) fizyolojik durumu simgeleyen ilk gruba (sham) benzerlik göstermektedir (p=0.062). Travmatik beyin hasarı, sitotoksik ödem ile uyumlu azalmış BDK değerleri vermektedir. Bir hafta sonraki sonuçlar melatoninin etkin tedavi gücü ile uyumlu olarak BDK’da anlamlı artış göstermektedir.
SONUÇ: Çalışmamızdaki radyolojik değerlendirmeler ışığında melatonin uygulaması, overektomi yapılmış sıçanlarda travmatik beyin hasarının tahrip edici etkilerini engellemektedir. Bu sonuç daha geniş deney grupları ile sınanmalıdır.
OBJECTIVE: Effect of melatonin treatment on ovariectomized rat brain after traumatic brain injury (TBI) was investigated with diffusion-weighted imaging (DWI).
MATERIALS-METHODS: Twenty-four young Wistar-albino rats were studied. 18 of them were bilaterally ovariectomized, and the remaining 6 were surgically incised but not ovariectomized. After 7 days postoperatively, they were assigned to four groups with equal number of animals. Groups were named as Group 1, sham operated; Group 2, ovariectomized; Group 3, ovariectomized + TBI; Group 4, ovariectomized + TBI + treated with melatonin. Group 3 received vehicle (0.1% etanol) whereas group 4 had received 4 mg/kg melatonin intraperitoneally. Drug administration started immediately before injury and continued for 7 days. DWIs were obtained one week post injury, and apparent diffusion coefficient (ADC) maps were constructed.
RESULTS: There is no significance between the ADC values of sham operated and ovariectomized rats (p=0,861). The placebo treatment group (group 3) had lower ADC values than ADC values of sham and ovariectomized groups but the difference was not statistically significant (p=0.146 and 0.197). ADC values in rats with melatonin treatment were higher than the placebo group (p=0,002) and are similar to sham group (p=0,062) that implied a physiological state. TBI resulted in the decreased ADC values that are compatible with cytotoxic edema. The results after one week show a significant increase in ADC values which is concordant with effective treatment of melatonin.
CONCLUSION: Traumatic brain injury generates an initial period of cerebral cytotoxic edema. Melatonin administration prevents the disruptive effects of TBI in ovariectomized rat brains.

6.
Ligamentum flavum korunarak yapılan lomber mikrodiskektomi: Cerrahi teknik
Lumbar microdiskectomy with preserving of the ligamentum flavum: Technical note
Yunus Aydın, Halit Çavuşoğlu
Sayfalar 107 - 111
Ligamentum flavumla birlikte epidural yağ dokusu ve venöz pleksus gibi diğer epidural yapıların korunması ve laminaların sınırlı eksizyonu başarısız bel cerrahisinin nedenlerinden olan epidural fibrozis oluşumunu engellemektedir. Ayrıca ligamentum flavum epidural alan ile laminalar ve üzerindeki bölge arasında anatomik bir plan oluşturmaktadır ve olası ikinci bir ameliyat için titizlikle korunmalıdır. Bu amaçla diğer mikrocerrahi yöntemlerinden bazı değişikliklerle farklı olarak uyguladığımız tekniğimizi sunmaktayız.
Preservation of the ligamentum flavum together with other epidural anatomic structures, such as epidural fat tissue and venous plexuses, and limited removal of the lamina are important components in preventing epidural fibrosis that may be the cause of failed back surgery syndrome. On the other hand, ligamentum flavum is the anatomic plane between the epidural and laminar/extralaminar spaces, which should be meticulously preserved for a possible reoperation. For this reason, we present our technique, which preserves the ligamentum flavum and is in this respect, a modified microsurgical diskectomy.

OLGU SUNUMU
7.
Araknoid Kist İçine Spontan Kanama: Olgu Sunumu
An Arachnoid Cyst Complicated by Spontaneous Intracystic Hemorrhage: A Case Report
Burak Gündüz, Ender Ali Ofluoğlu, Bülent Ekinci, Halil Toplamaoğlu
Sayfalar 112 - 115
Araknoid kistler genellikle asemptomatik kalan gelişimsel anomalilerdir. Etyolojileri hakkında çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. Kist içine kanama araknoid kistlerin iyi bilinen bir komplikasyonudur, ancak spontan intrakistik kanama nadirdir. Sunulan olgu geçici şuur kaybı ve disfazi ile başvurdu ve sol temporal bölgede subakut subdural hematoma tanısı ile yatırıldı. Ameliyatta hematomanın intrakistik olduğu anlaşıldı. Bu çalışmada intrakistik kanama ile komplike olan nadir bir araknoid kist olgusu sunulmakta ve olgunun radyolojik ve klinik özellikleri sunulmaktadır.
Arachnoid cysts are developmental anomalies which are usually asymptomatic. There are va-rious opinions regarding the etiological factors. Intracystic hemorrhage after trauma is a well known complication of arachnoid cysts; however, spontaneous intracystic hemorrhage is rare. The presented case was admitted to our clinic following transient loss of consciousness and dysphasia, and a hematoma having the characteristics of a subacute subdural hematoma at the left temporal region was diagnosed. However, the hematoma was found to be an intracystic one during surgical intervention. This report presents a rare case of an arachnoid cyst complicated by spontaneous intracystic hemorrhage, demonstrating radiological and clinical features of the case.

8.
Posterior fossa araknoid kisti: bir olgu sunumu
Posterior fossa arachnoid cyst: a case report
Ahmet Acıduman, Ahmet Günaydın, Fatih Kökeş, Mehmet Kalan, Halit Koçak
Sayfalar 116 - 120
AMAÇ: Posterior fossa yerleşimli araknoid kist nedeniyle opere edilen bir olgu sunumu.
YÖNTEM: 52 yaşında, iki yıldan beri şiddetli baş ağrısı, zaman zaman bulantı ve dengesizlik şikâyetleri olan erkek hasta kliniğimize başvurdu ve araştırıldı.
SONUÇLAR: Nörolojik muayenesi normal olarak saptanan hastanın yapılan Kraniyal MRG’sinde serebellar vermis inferior kesiminde IV. ventrikülü basılandıran ve daraltan, bulbusu posteriordan basılayan, hafif hidrosefalik genişlemeye yol açan, kontrast madde tutmayan 4,5x3x3 cm boyutlarında kistik lezyon saptandı. Ayırıcı tanı için yapılan Kraniyal MR Spektroskopi ve Diffüzyon MR incelemeleri sonucu lezyonun araknoid kist ile uyumlu olduğu saptandı. Bu bulgularla opere edilen hastaya suboksipital kraniektomi ile kist duvarı eksizyonu ve fenestrasyonu yapıldı.
SONUÇ: Posterior fossa araknoid kistleri asemptomatik olabildikleri gibi non-spesifik semptomlara da yol açabilirler. Bu kistlerin cerrahi tedavi endikasyonları ve yöntemleri de halen tartışmalıdır. Kliniğimizde opere edilen ve bir yıllık izlemi olan bir yetişkin posterior fossa araknoid kist olgusu sunulmuş ve literatür ışığında tartışılmıştır.
OBJECTIVE: Presenting a case operated for an arachnoid cyst localized in posterior fossa.
METHODS: A 52 year-old male patient presented with the complaints of severe headache, occasional nausea and loss of balance going on for two years was investigated.
RESULTS: Cranial MRI of the patient, whose neurological examination was found to be normal, depicted a cystic lesion of 4.5 x 3 x 3 cm which compressed and constricted the fourth ventricle in inferior cerebellar vermis, compressed bulbus in the posterior, caused slight hydrocephalic expansion with no contrast enhancement. Through the Cranial MRI Spectroscopy and Diffusion MRI investigations conducted for a distinctive diagnosis, the lesion was detected to resemble an arachnoid cyst. Operated upon these findings, the patient went under suboccipital craniectomy as well as excision and fenestration of cystic wall
CONCLUSION: Posterior fossa arachnoid cysts can either be asymptomatic or cause non-specific symptoms. Surgical treatment indications and methods for such cysts are still a matter of discussion. An adult posterior fossa arachnoid cyst case, which was operated at our clinic and had a follow-up period of one year, was presented and discussed in the light of literature.

9.
Leiomiyosarkomatöz Diferansiasyon Gösteren Gliosarkoma Olgusu
Gliosarcoma with Prominent Leiomyosarcomatous Differentiation: Case Report
İclal Gürses, Haldun Şükrü Erkal, Çağatay Önal, Meltem Serin
Sayfalar 121 - 125
Gliosarkom, glioblastoma multiformenin eşzamanlı gliomatöz ve sarkomatöz değişim gösteren nadir bir formudur. Leiomiyosarkomayı çağrıştıran sarkomatöz değişim gösteren gliosarkom daha önce bildirilmemiştir.
Ellialtı yaşında erkek hasta bir haftada ilerleyen sağ beden yarısı güçsüzlüğü ile başvurdu. Nörolojik muayenesinde belirgin sağ hemiparezi mevcuttu. Manyetik rezonans görüntülemede sol frontal lob parasagittal konumlu yoğun çevresel ödem oluşturmuş kitle lezyonu belirlendi. Sol frontal kranyotomi ile mikronöroşirurjikal tümör rezeksiyonu yapılan olguda belirgin leiomiyosarkomatöz değişim gösteren gliosarkom tanısı kondu. Nüks olasılığına karşı radyoterapi uygulandı. İlk cerrahi uygulamadan dokuz ay sonra genel durum bozulması ile ortaya çıkan nüks saptandı. Ek tedaviyi reddeden hasta takip eden bir ay içinde kaybedildi.
Belirgin leiomiyosarkomatöz değişim gösteren gliosarkom çok ender bir durumdur. Cerrahi ve radyoterapiye rağmen prognoz kötüdür.
Objective and importance: Gliosarcoma is a rare variant of glioblastoma multiforme that calls for the simultaneous presence of a gliomatous differentiation and a sarcomatous differentiation. A gliosarcoma with a sarcomatous differentiation that corresponds to a leiomyosarcoma has not previously been presented. This report presents an exceptional gliosarcoma with a prominent leiomyosarcomatous differentiation.
Clinical presentation: A 56 year-old man presented with weakness on the right arm and right leg that had progressed over one week. His physical examination revealed marked right-sided hemiparesis. A left-sided mass lesion was observed on magnetic resonance imaging that involved the surface of the parasagittal aspect of the left frontal lobe of the brain and that was associated with intense edema. Intervention: The patient underwent a craniotomy with resection of the mass lesion and was diagnosed as having a gliosarcoma with a prominent leiomyosarcomatous differentiation. Based on the imminent risk of relapse, the decision was made to proceed with radiation therapy. He suffered a relapse at nine months following the diagnosis, declined salvage treatment and died within one month.
CONCLUSION: Although an exceptional gliosarcoma with a prominent leiomyosarcomatous differentiation might be treated with surgery and radiation therapy, the outcome remains dismal.

10.
Erişkinde Supratentoryel Uzanım Gösteren Bir Medullomyoblastoma Olgusu
An Adult case of medullomyoblastoma extending to supratentorial area
Fatih Bayraklı, Selçuk Peker, Özlem Yapıcıer, Necmettin Pamir
Sayfalar 126 - 129
Makalemizde nadir rastlanan erişkin hastada medullomyoblastom olgusu sunulmuştur. Hasta, kliniğimize iki ay önce başlayan ilerleyici denge bozukluğu, bulantı ve kusma şikayetleri ile kabul edilmiştir. Hasta opera edilmiş ve histopatolojik tetkik sonucu bifazik tümör sonucunu ortaya koymuştur. Tümör içerisinde çizgili kayış şeklinde hücreler görülmüştür. Tanı medullomyoblastomadır. Medulloyoblastoma tanısı için histopatolojik değerlendirme önemlidir. Tümörün cerrahi olarak çıkarılması tedavinin ilk basamağıdır.
A rare case of adult medullomyoblastoma with unique location presented. The patient was admitted to our clinic with the history of progressive balance disorder, nausea and vomiting. Disequilibrium had started 2 months earlier. The patient underwent a craniotomy and histopathologic examination revealed a biphasic tumor. Few definite strap cells with striation were identified in the tumor. The diagnosis was medullomyoblastoma. Histopathological evaluation is crucial for diagnosis of MMB. Tumor resection is the first step of treatment.

DERLEME
11.
Erasistratus; “Antiochus and Stratonice”
Erasistratus; “Antiochus ve Stratonice”
Aykut Karasu, Pulat Akın Sabancı
Sayfalar 129 - 131
M.Ö. üçüncü yüzyılda yaşamış Erasistratus önemli bir anatomist, fizyolog ve doktordur. Herophilus ile birlikte bilinen ilk disseksiyon çalışmalarını yapmış olan Erasistratus ayrıca serebrum ve serebellumun ayrıntılı tanımını yapan ilk kişidir. Zamanın Kralı Seleceus’un oğlunun yakalandığı ve de kayıtlara geçen ilk psikosomatik hastalığın teşhisini koyup, Prensin tedavisine katkıda bulunmuştur.
Erasistratus was an important anatomist, physiologist and physician who had lived in the 3. century before Christ. He had made the first known dissection studies together with Herophilus and he had been the first one that made the detailed definition of cerebrum and cerebellum. Erasistratus had also been known as the doctor of King Seleceus’ son who had been ill for a psychosomatic disorder.

 
 

LookUs & Online Makale